4 Haziran 2009 Perşembe

..yine deniz kenarında

Saçları portakal çiçeği ve bergamot kokuyordu. Gözleri, damlayıp yanaklarından süzülecekmiş gibi bakıyordu. Teninde ısrarla tüy aradım; yanaklarında, boynunda, çıplak kollarında… Yoktu. İkide bir gidiyor, sonra yine geliyordu. Yanıma oturuyordu. Kolumla bedenimin arasına, omzumun altına girecekmiş gibi sokuluyordu. Denize bakıyordum. Gidip kendini benim baktığım denize atıveriyordu. Bana ruhtan soruyordu. Her çeşit balıklarla beni aldatıyordu. Belli ki hepsini ızgaraya mahkûm etmek istiyordu. Gözümün içine baka baka Bozcaada’da karaya çıkıyor; Niko’nun bağbozumuna karışıp, Yorgi’nin meşe fıçısında utanmadan şarap oluyordu. Arnavut kaldırımı taşlarının arasından akıyor, sandaletlerinin içinde ayaklarını gıdıklıyordum. Bana hiç aldırış ediyor muydu… ne gezer! Yorgi’nin şişko karısına heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Ben karının burun deliğinden fışkıran kıllara bakıyordum. Küreklere asılıyordum. Gitgide ufalıyordum. Burun kılları uzuyor, Yorgi’nin karısı şişiyor, kaldırım taşları yükseliyordu. O ise anlatıyor, anlatıyordu. Elini, kolunu, bütün bedenini sallayıp duruyordu. Lodosa tutulmuş gibi Bozcaada çalkalanıyordu. Alabora oluyordum, eteğinin altına saklanmak için… Beni nihayet görüyordu. Saçlarımdan çekip havaya kaldırıyor, bacaklarının arasına sokuyordu. Yüzüme bile bakmıyordu. Teri çimen kokuyordu.

Bozcaada batıyordu. Ben Yorgi’nin mahzenini fıçı fıçı arıyordum. Niko gelip üzümlerini geri istiyordu. Yorgi ile efkârlanıyorduk. Sen yoktun. Niko’yu Yorgi’nin karısına razı edip gönderiyorduk. Fıçıların yarısını da bozup üzüm yapıyorduk. Sen yoktun. İstiklâl Caddesi’nde bir kitapçıya girip Lâtince bir İncil alıyordun. Saint Antoine’da mum yakıyordun. Katedralin avlusu buram buram domuz yahnisi tütüyordu. Avludaki helâlardan birinde Peder Baggio ayak tırnaklarını kesiyordu. Niko “Ben aseksüelim!” diye bağıra bağıra koşuyordu. Peder Baggio’nun kesilmiş ayak tırnaklarını yemeyi lâğım fareleri reddediyordu. Katedralin lâğımları taşıyor; Peder Diego, yarısını yediği domuz yahnisinin peşinden tünele doğru yüzüyordu. Niko ise çoktan domuzu omzuna atmış, Kabatepe’den dönüyordu. Sen yoktun. Kim bilir yine nereden esmişti. Domuzluğun tutmuştu. Yorgi, postaneden gelen büyükçe zarfı açıyor; içinden çıkan İncil’i elime tutuşturuyordu. Ben Lâtince yazıyordum ama okuyamıyordum. Baba ile Oğul’u seviyor, Kutsal Ruh’tan korkuyordum. Sarhoş olmak istiyordum. Yorgi daha bir efkârlanıyor, “Ben bu karıyı boşamam!” diyordu. Ben Yorgi’nin mahzenini fıçı fıçı içiyordum. Bozcaada batıyordu.

Bir yandan kahve pişiriyor, bir yandan söyleniyordu. Sırtına açık renk bir entari geçirmişti. Üzerinde taş baskısı kocaman leylâklar vardı. Her yana dağılan saçlarını ensesinden toplamıştı. Mutfak kapısından içeri rüzgâr estikçe zülüfleri bukle bukle uçuşuyordu. Sıcaktan eliyle koluyla yelpazelendikçe mutfağın sinekleri kaçışıyordu. Bana nasıl da kızıyordu. Divana uzanmış yatıyordum. Dirseğime dayanmış oturuyordum. Sevinçten yerimde duramıyordum. Hırsından boynundaki damarlar mor mor kabarıyordu. İçmesini bilmememe dayanamıyordu. Kendimi harâb etmeme kahroluyordu. Bembeyaz bacaklarına, koltukaltından görünen memesine, sıkıntıdan terliklerini fırlatıp atan, buz gibi taşlara basan ayaklarına bakıyordum. Kahvemi ayağıma bekliyordum. Keyfimden kültablasında sigaramı unutup, bir sigara yakıyordum. “Pişmedi gitti şu kahve..!” diye erkeklik satıyordum. Edepsiz Yorgi’nin densiz çırağı, kapının altından akşamki adisyonu atıyordu. Giderken bahçeden erikleri aşırıyordu. Kayısılar daha olmamış diye gevrek gevrek gülüyordu. Bir fincancık kahvem zehir oldu olacaktı. Sedirden bir kalksa idim; çırak senin, ada benim kovalayacaktım. Neyse ki biliyordum. Kahve pişti pişecekti. Sehpaya bırakacaktı. Daha ilk yudumu aldım almadım, kendini kollarıma atacaktı. Bütün gün şu olmaz olasıca Rum karılarından dinlediği sonu gelmez Ada efsanelerinden birine başlayacaktı. Kızla oğlan birbirini sevecekti. Hikâye bu ya; babası kızı vermeyecekti. Oğlan da fakirin, garibin biri olacaktı. Gözüpeklik, deligözlülük, gözünü budaktan sakınmazlık nerede… Bir de sana ödleğin, tabansızın teki çıkacaktı. Anasının dizinin dibinden ayrılmayacaktı. Anlaşılan, bu işin sonu gelmeyecek, gelse de hayır etmeyecekti. Ben narçiçeği rengi dudaklarında, konuşmaktan gayrı hünerler arayacaktım. Yalnız, oğlanın bir huyu vardı. Yalan dolan nedir bilmez, Doğrucu Dâvud’un tâ kendisi idi. Sözü odun gibi de olsa, varsın olsun, dosdoğru idi. Kursağına haram denilenin lokması girmemişti. Allahım, bu oğlan beni deli edecekti! Bir de kalkıp anası ile yavuklusunu, önce Allah’a, sonra birbirlerine emânet edip; gurbet ellerine gitmemiş miydi? Bir garip oğlan, oralarda ne yapar ne eder, ne yer ne içer, başı sıkıştı mıydı kimden himmet dilerdi? Hay bu Rum karılarının çeneleri tutulmayaydı! En fenâsı, bu işin sonunu ben de merak eder olduydum! Acep bizim garip oğlan, başlık parasını denkleştirebilir miydi? Ondan evvel; sağ-sâlim gidip dönebilir miydi? Devler ülkesine mi düşerdi yolu, yedi başlı ejderhânın yurduna mı, Kenan ilinin Yusuf kokan kuyularına mı? Ne çare arkası yarınaydı. Hem de öyle kuru kuruya yarına değildi! Ya Eleni’ye bir tepsi mantı açıp götürmeliydi; ya da Niko’yu râzı edip, şu Yorgi ile karısına en kıyağından bir papaz nikâhı tazelemeli idi. Bu işler de öyle ha deyince olmazdı. Ayazmaya gidip en pahalısından bir düzine mum yakmalı, iplik gibi akan suyundan bir damacana doldurup cemaate kapı kapı dağıtmalıydı. Kurnasının içine de, papaz efendi yolun aşağısından görünür görünmez, çil çil liralar atmalıydı. Şu kahve bari bu kadar soğumayaydı, ne vardı? Çaktırmadan saksının dibine boşaltmalıydı. Hiç oralı değilmiş gibi de orasını burasını sıkıştırmalı, baldırına bacağına çimdik atmalıydı. Adaaaaam… Bu sıcakta akşam ola hayrolaydı, ikindileyin devrilip yatmalıydı.

Şu güneş dediğin de batmak bilmez miydi? Bir kaybolup birden tekrar peydahlanıyor, bulutların arasında efkârımızla saklambaç oynuyordu. Akşamın hazırlığı bitsin diye bekliyordu belki. Masalara sakız beyazı örtüler seriliyor, midyelerin ağızlarından pirinç, kuş üzümü tıkıştırılıyor, su katılmış kese yoğurduna sarımsak ekleniyor, dolaplardan çıkan şişeler buram buram terliyor, Asmalımescit’te rüzgâr efil efil anason estiriyordu. Sarman üşene üşene pencere pervazından inmiş, bir masa altında kestiriyordu. Niko’nun kayınçosu kızartmanın yağını değiştirmeyi bırakmış, elindeki kepçeyi sallayarak bembeyaz örtülere benek benek yağ sıçrattığından habersiz, kocaman bir at sineğini kovalıyordu. Az kalsın tramvayın altına giriyordu! Ön kapıdan meyhaneye girip mutfağa doğru yürüyor, güneş batmadan gelmiş müdavimlere ayıp olmasın diye, at sineğine Rumca küfür ediyordu. Tuvaletin aynasında Yakup’un şefi, kaçıncı kez ıslattığı saçlarını tarıyordu. Kayınço tam koridordan geçerken, şefin ıslığıyla irkiliyordu. Sarman, hamsi turşusunun kılçığını aperatif olarak kemiriyordu. Cebimde kırdığım simit lokmasını ağzıma götürürken, gözüm önümde salınan kalçaya takılıyordu. Bana nasıl da seni hatırlatıyordu. Adımlarımı hızlandırıyordum yüzünü görmek için. Bir tokat sesiyle irkiliyordum! Yakup’un şefi altı kapısını alıyordu. Kayınço kızartmayı hepten unutmuş, zarları sallarken burnundan soluyordu. Sen diye irkildiğim kalçalar bir ara sokağa dalıyordu. Şu akşam kalabalığında da yürünmüyordu. Ah, nihayet olmuş muydu akşam? Tam yüzünü görecekken, münasebetsiz bir dükkân camından akşam güneşi yansıyor, gözlerimi alıyordu.

Gözlerimi gözlerine soruyordum özenli bir yalan bekleyerek. Sanki üç yanlışa kurban gidecek doğruların varmış gibi çekiniyordun. Özensiz de olsa, peki, uyduruverseydin ya bir şey… Belki de tenezzül etmiyordun. Elâ gözlerinde muhabbet aramaktan başka işim gücüm yoktu. Yalnızları oynuyordum kapalı gişe… Kendimi oradan oraya savuruyordum. Âleme, “vefasız” diye, bozuluyordum. Ya ben bulamıyordum, ya sen muhabbetini kaptırmıyordun. Arslanlar, kahredici pençelerim arasında titreşedursun, ben gözlerin karşısında acze düşeyim istiyordum. Şişeler, kadehler ve daha neler neler birbirini kovalıyordu. Sonra yine bir deniz kenarına düşüyordum. Oradaydım. Hep oradaymış gibi ve ikimiz gibi ya da… haydi, dürüst olayım, sen hiç orada olmamışsın gibi… Ama, canına yandığımın, elin kulağındaymış, geldin gelecekmişsin gibi de…

Deniz bana hep de bunu yapıyordu.

hangi yatakta unuttuk hayatın tasasını?

hangi şehvet galebe çaldı gamına kederine adamlık davasının?

arzu nesnelerine perestiş etmeyi,

başarı yolunun menzili addeden;
hedef kitleliğin altın nesli oluverişimiz;
sahiden bizim marifetimiz midir?

biz mi becerdik;
altın buzağıya tapınmak için,
musamızı tur dağına göndermeyi?

yoksa kâbemizi putlarla dolu bulduk da,
ibrahim'i mi bekleşiyoruz?

şeytanın ajanları günah kampanyaları düzenlerken;
biz nereden teşne olduk
yavşaklığın fokus grubuna?

peki, insan'a karşı yürütülen savaşta,
safımızı biliyor,
konumumuzu görebiliyor muyuz?

yoksa, konuşlandırıldığımız yerde,
kendilerini tanıyamaz aynasızlar mı oluverdik?

ne karşılığında satın aldılar adamlığımızı,
ne ile çeldiler asırlık akl-ı selimimizi?


erkekliğimiz kimin yatağında mahsur kaldı?
hangi sarhoşluğumuzda metruktur duyarlılığımız?

hangi yatakta unuttuk hayatın tasasını?

bizi kimin koynunda uyuttular?

15 Ocak 2009 Perşembe

ağaçtan beriye yol

Mesele aslında şudur: Kağıttaki fotoğrafın solüsyon teknesinde belirginleşmesini göz önüne alalım ve bekleyelim. Fotoğraf tam olarak hangi noktada, hangi “anda” oluşur? Süreci, fotoğrafçı gözüyle değil de yabancı bir bakışla izleyelim: flu… Güneş tam olarak hangi karede “doğmuş” sayılır? ‘Hah; doğuverdi işte!’ diyebilir miyiz? Rakı kaçıncı yudumda sarhoş eder? Sabır ipliği nerede bitip, isyan ilmeği nerede başlar çile örgüsünde? Hançer, biley taşının neresinde keskinleşir? … flu.

Günler geçmeye ne zaman başlamıştır birbiri ardınca? Doğduğu günü “bilen” var mı? … sessizlik. Bildiği gün doğabilen var mı peki? … çığlık gibi sessizlik. Bilmek lambası, “varolmak” ile “pişmanlığın” kesiştiği kavşakta kırpar diyelim ilkin gözünü. O noktanın tam üzerinde ayakta durulur ve geriye doğru taranarak sahifeler, “ilk günah” aranır. Öyleyse ilk günah hep ‘bilme öncesidir’ ve öyleyse başlamıştır işte Adem’in yasak elma sürgünü.

Meçhûl günahın pişmanlık hayâleti, tahayyül ve tefekkürün ulaştığı bütün noktalara bulaşır; Adem’in “öznel” zaman ve mekânına tümüyle taşır kendisini, arsızca yerleşip patavatsızca gevezelik etmeye koyulur. Her besmele ile bir yerlere kaçtığı söylenir ama gezinip durmaktadır günahla bezenmiş evrenimde, su uyur o uyumaz, mesaidedir, şeytandır.

Bilinmeyen günahının bütün omuzlarını ezen pişmanlığıyla yol almaktadır yolcu. Yolcu’nun üzerinde biraz durmalı. ‘Karanlık eşittir yok’ önermesini kabul etmekle başlarsak; herhangi bir ışık kaynağı tanımladığımızda, aydınlık yerlerin “var” olduğunu görürüz. Yolcunun “yolu” da böyle varolur. Boşlukta, gittiği her yere yol götürür yolcu. Her fâni için, kıyamet’in kendi ölümü olması gibi; yolcu kendi haritasını macerasıyla çizmektedir. Gitmediği yerler zaten “yoktur” onun için. Gittiği her yere ise günahını, şeytanını ve pişmanlığını taşır.

Mekanda yol alıyorum. Yol aldıkça mekanı tanımlıyorum. Kokumu, idrarımı, adamlığımı, ekmeğimi, kavgamı ve yenilgimi bırakıyorum geçtiğim her yere; damla damla, zerre zerre… Dönecek olsam, geride yolumu kolayca bulabilirim. Ama ekranın sağ alt köşesinde, daima büyüyen ve asla küçülmeyen rakamlarıyla numeratörün olduğunu unutuyorum. Tanımsız sayılardan gelip, tanımsız sayılara gidiyor numeratör. İlerisi, gerisi, başı ya da sonu olmadığını söylüyorlar her yerde. Peki, bu ‘sayı doğrusunu’ kim tutuşturdu elime? “Sıfırı” kimden öğrendim? Saymayı nasıl beceriyorum, kaç olduğunu anlamadığım halde hiçbir zaman? Çok geç artık, geri dönemem; “time-code’umdan” hemen bulurlar beni! Geri dönemem; gidişim ile dönüş’ümün time-codu’u tutmaz çünki! Dönemem; nereden gelip nereye gittiğimi hatırlamıyorum ki..!

Mekanda yol alıyorum. Duruyorum. Geri dönüyorum. Mekanda kayıp’ım. Gittiğim hiçbir yeri tanımıyorum. Gidiyor muyum, dönüyor muyum; kaçıncı kez mi geçiyorum yoksa buradan? Aynı günahı kaçıncı kez işliyorum? Susmayan pişmanlığım, susmayan şeytanım aynı öyküyü kaçıncı defa anlatıyor bana; aynı şehvete –sonunu bile bile- kaçıncı defa kapılıyorum?

Buradan geçmiştim sanki, hatırlıyorum. Ya da burası bir yerleri hatırlatıyor bana. Geçmiş ile gelecek arasında, geçtiğine ve geleceğine kaani olunmuşlar arasında, geçmiş olduğu ve geleceği umulanlar arasında neredeyim; hangi mekiğin kaçıncı ilmeğini dokuyorum; hangi günahın hatırası izinde hangi pişmanlığın haritasını çiziyorum?

Mesele aslında şundan ötede değil: Ağaca bir zamanlar çaktığım çivileri şimdi bir bir söktürüyor babam; ama ağaçta çivilerin izi kalıyor. Yaralı çocuk büyürken yarası da büyüyor. Günah hep sayı doğrusundan önce; milattan önce; kâğıt ve divitin, suç ve cezanın icadından ve şeytanın yoldan çıkmasından önce geçilen bir ülkede. Adem’den miras kalan pişmanlığımız ise hâlâ karanlık, hala şekilsiz, zamansız, kuramsız... flu.